Dünya Iran’ın nükleer çalışmalarını tartışırken Mısır’da ciddi bir nükleer hareketlenme başladı. Mısır’ın bu konuda Rusya ve Çin ile temasta olduğu belirtiliyor. Bilindiği üzere Türkiye de nükleer enerji üzerinde duruyor. Batı’da yayınlanan gazetelerde sıkça Türkiye’nin nükleer silah dahi yapabilecek kapasitede olduğu işleniyor. ABD ise tüm Ortadoğu’da nükleer bir çılgınlığın başlayabileceği söyleminde ısrarlı. Saddam Hüseyin Irak’ına saldırının bir gerekçesi de nükleer silahlanma hazırlığı idi. Irak’ın başına gelenler Libya’yı yıldırdı ve Kaddafi bu çabalarından vaz geçtiğini resmen açıkladı. Ancak ABD, Suriye gibi bazı bölge ülkelerinin hala nükleer silah peşinde koştuğu iddiasının arkasında duruyor. Iran ise bu konuda en önemli tehlike. Hemen her hafta Iran’ın uzun menzilli füze kapasitesi ve nükleer güç olma çabası Batı basınında işleniyor. Amerikan ve Israil istihbaratı menşeli olduğu her halinden belli raporlara göre Iran çok yakın bir zamanda ABD’yi bile vurabilecek. Åzu an Iran’ın füzelerinin menzilinin tüm Avrupa’yı, Rusya’yı ve Çin’i kapsadığını iddia edenler dahi var. Åzaşırtıcı olan bundan 10-15 yıl önceki gazete haberlerinde de benzeri grafikler çizilir ve Iran’ın Avrupa’yı dahi vurabileceği söylenirdi.
Ortadoğu’da Nükleer Yarış Başlar mı?
Iran’ın füzelerine nükleer başlık takabilmesiyle birlikte ilk hedefin Israil olacağı da iddialar arasında. Dahası Iran’ın nükleer güç olması halinde bunun Arapları da harekete geçireceği ve onların da nükleer olmak isteyecekleri, bunun da bölgesel bir nükleer yarışa yol açacağı ve tüm dünyada mevcut nükleer ülke sayısının dramatik bir şekilde artacağı da iddialar arasında. Malum şu anda Israil’in dışında Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore de nükleer silaha sahip ülkeler arasında. Iran’ın da bu listeye eklenmesi nükleer riskleri arttırmanın yanında ABD, AB, Rusya ve Çin’in ayrıcalıklı konumlarına da son verecek. Mısır’dan gelen nükleer arayış sesleri böyle bir yarışın ön işaretlerini de veriyor aslında.
Peki Ortadoğu ülkeleri neden nükleer olmak istiyor ve bu yarışı ilk kim başlattı?
Ülkeler nükleer silahlara bunları kullanmaktan çok kendilerini savunmak için sahip olmak istiyorlar. Özellikle az gelişmiş ülkeler büyük güçlere ve amansız rakiplerine siyasi ve ekonomik güçleriyle karşı koyamayacaklarının farkındalar ve bu silahlar sayesinde dokunulmaz hale geleceklerini hesaplıyorlar. Saddam Hüseyin’in, nükleer silaha sahip olduğu için değil, sahip olamadığı için kurban seçildiğinin de hepsi farkında. Iran’ın nükleer olma telaşının altında da bu yatıyor.
Yarışı Kim Başlattı?
Ortadoğu topraklarına ve sularına nükleer bombaları ilk taşıyan ülkenin ABD olduğu herkesin malumu. Hatta nükleer başlıklı silahların Türkiye’ye kadar getirildiği ve SSCB’nin Küba Krizi’nde bu silahlar ile tehdit edildiği de biliniyor. Ancak bölgede ilk nükleer olan ülke Israil. 1950’li yıllarda Eisenhower Yönetimi’nin Israil’e verdiği destek ile kurulan Tel Aviv’in yakınlarında inşa edilen Nahal Soreq temelde barışçıl amaçlarla kurulmuştu. Burada bilimsel araştırmalar yapılacaktı ve reaktör oldukça küçüktü.

Nahal Soreq Nükleer Tesisleri
Israil’in asıl nükleer silah çalışmaları ise Dimona’da ortaya çıkmıştır. Dimona Israil’de Negev Çölü’nde bir noktadır. Beer-Åzeva’nın 36 km güneyinde, Ölü Deniz’in ise 35 km batısında yer alır. 1950′li yıllarda Başbakan David Ben-Gurion’un inisiyatifi ile kurulan Dimona 1955 yılında yerleşime açıldı ve daha ziyade şehri inşa eden Afrika göçmeni Yahudiler buraya yerleştirildi. Siyah Yahudiler denilen bu kişiler Israil’de sesleri çok çıkmayan insanlardı ve Dimona da Israil’in gözden ırak sayılabilecek yerleri arasındaydı.

Amerikan Istihbaratının Uydu Görüntüsünde Dimona Tesisleri
Işte gizli nükleer çalışmalar için seçilen Dimona böyle bir şehirdi. Tesislerin tam adı Negev Nükleer Araştırma Merkezi’dir.
Israil Dimona’daki nükleer çalışmalarına 1958 yılının ilk aylarında başlamıştır. Iddialara göre Amerikan istihbaratının çalışmaları keşfetmesi ancak 3 yıl sonra mümkün olabilmiştir. Bu da Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Henry Gomberg’in tesadüfi tespitleri sonucunda mümkün olabilmiştir. Gomberg, Israil Atom Enerjisi Komisyonu’na (IAEC) danışmanlık yapan ve düzenli olarak Israil’e ziyaret yapan bir kişi olarak Israil’deki olağan dışı nükleer merakın sadece barışçıl amaçlar içermeyeceğini anlamış ve bunu gerekli birimlere bildirmiştir.
1960 Aralık’nda CIA bu konudaki bulgularını Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı gibi, Hükümet birimlerine geçmiştir. Bilgilendirilen yerler arasında Kongre de vardır. Böylece Dimona gerçeği ortaya çıkmıştır. Ancak aradan geçen 3 yıl boyunca ABD bu konudan habersizdir. 7 Aralık 1960′da Amerikan Dışişleri Bakanlığı Israilli Büyükelçiden bu konuda bir açıklama talep etmiştir. Bu olay Dimona’nın resmi olarak konu edildiği ilk görüşmedir.
Israilliler projeyi büyük bir gizlilikle ABD’den gizlemişlerdir. Çünkü ABD ile yakınlaşma belli bir aşamaya gelmeden ABD’nin bu projeye engel olacağı endişesi vardır. Fransa ve Israil üzerinde ABD’nin kuracağı baskı Israil’i nükleer devlet olma yolunda geciktirebilirdi. Süveyş Olayı’nda ABD’nin rolü hatırlandığında Israil’in korkusu anlaşılabilir.
Bu noktada dikkat çeken husulardan biri de Fransızların Ortadoğu’yu nükleer hale getirmedeki özel rolleridir. Sık sık kendisini ABD’nin alternatifi olarak takdim eden Fransa oysa ki Israil-Filistin sorunun bu kadar karmaşık bir hal almasına da çok olumsuz katkıda bulunmuş bir ülkedir. Süveyş Krizi’nde Israil ve Ingiltere ile birlikte Mısır’ı işgal etmeye kalkan Fransa, Israil’e ilk yıllarda ihtiyaç duyduğu neredeyse tüm silahları temin eden ülkelerin de başını çekmektedir. Hatta denebilir ki ilk yıllarda Israil’i destekleyen ülkeler arasında Fransa, ABD’nin önündedir. Aynı şekilde Saddam Hüseyin nükleer güç haline gelmek istediğinde de Fransızlar (Italyanlar ile birlikte) devreye girmişlerdir. Israil F-15 ve F-16 uçaklarının 7 Haziran 1981’de yerle bir ettiği 40 MW gücündeki Osirak Nükleer Reaktörü’nde aslan payı Fransızlara aittir. Aynı şekilde Iran’ın Buşehr Nükleer Tesisleri’nin kurulmasında da Fransızlar aktif bir rol oynamışlardır. Hatta Devrim’den sonra dahi Iran ile Fransızlar arasında nükleer işbirliği anlaşması imzalanmış, anlaşma Amerikalıların araya girmesi neticesinde uygulanamamıştır. Görüldüğü üzere Fransızlar bölgenin nükleer silahlara ulaşmasında en güvenilmez ülkelerin başında gelmektedir.
Israil’in nükleer hale gelişi ilk başlarda ABD’yi oldukça rahatsız etmiştir. Kennedy’nin kaygısı nükleer ülke sayısının hızla artmasıdır. Başkan Kennedy’nin “Eğer başarılı olmazsak 1970 yılına kadar nükleer güçlerin sayısı 10’a ulaşacak, 1975’e kadar ise 15 veya 20 olacak” sözleri bu korkuyu yansıtır.[1] ABD, Israil’in nükleer güç olmasıyla birlikte Rusların da Arapları nükleer hale getirmesinden ve Arapların toplu halde komünist Blok’a geçmesinden endişe etmiştir. Ancak korkulan olmamış ve Araplar nükleer güç haline gelememişlerdir. Buna karşın Israil nükleer silah üretme faaliyetlerine ABD’nin resmi gözetimi altında devam etmiştir. Özellikle Kennedy döneminden başlayan büyük çaplı silah satışları yeni başkanlar döneminde artarak devam etmiştir. Nixon döneminde ABD’nin Israil’e aktardığı silahların Israil’e onlarca yıl yeteceği dahi belirtilmiştir.
Israil nükleer güç olduktan sonra ABD’nin bundan sonraki derdi Israil’i bu silahları asla kullanmaması için kontrol altında tutmak olmuştur.
Günümüze dek Israil nükleer silahlar konusunda oldukça ileri bir aşamaya gelmiştir. Kimi kaynaklara göre 100 kadar nükleer başlıklı füzesi bulunmaktadır. Ayrıca klasik nükleer silahlara ek olarak nokta vuruşu yapabilen, sınırlı hedefli nükleer silahlarının da olduğu bir diğer iddiadır. Nitekim 2006 Yaz’ındaki Lübnan saldırılarında Israil’in nükleer özellikli silahlar kullandığı yönündeki ipuçları oldukça kuvvetli görünüyor.
Özetle bu hikaye Israil ile sınırlı kalmayacak. Ortadoğu’yu çok daha nükleer günler bekliyor.
Sedat Laçiner

